Hunlardan Kalan 1500 Yıllık Türk Sazı

31 Ekim 2013 - Perşembe | 22:05  

1500 yıllık hun türk sazı

Türk musiki ve kültür tarihinde önemli bu buluşu Moğol arkeologları gerçekleştirdi. 2008 yılında buldukları 1500 yıllık sazı önce Moğolların Devekopuzu dedikleri çalgı zannettiler. Ancak bunun Türk sazı olduğunu ve üstünde runik yazıyla Türkce sözler bulunduğunu fark eden Gumilev Avrasya Üniversitesi Türkoloji ve Altayoloji Araştırmaları Merkezi Müdürü Prof. Dr. Karjavbay Sartkojauli olmuş.

Hocamızı ve eşini bir gün İstanbul’un tarihi ve turistik yerlerini gezdirirken ana konumuz bu saz oldu. Moğolistan doğumlu ve Moğolcayı ana dili gibi bilen Sartkojauli bu sazdan samimi olduğu Moğol arkeologlarla ile sohbet esnasında tesadüfen haberdar olmuş ve bir çok ısrardan son güç bela resim ve bilgileri alabilmiş. Aslında kendim dili bilimci veya musiki arastırmacısı değilim, ama bu buluntu ile Türk sazının tarihi ile ilgili bilgilerde önemli değişiklikler yapacağını sanıyorum. Türk sazının kökünü Hititlere bağlayanlar, 1500 yıl pay biçenler bilgilerini gözden gecireceklerdir.

Çünkü, Türklerde 1500 yıl önce böylesine gelişmiş bir saz ve kuy / ezgi geleneği varsa, bu gelişkinliğe ulaşmak icin sazın asırlardır kullanımda olması gerekir. Gerçi bu konular uzmanların işi, fakat biz burada ilk aklımıza gelenleri acizane belirtmeye çalıştık. Ve bir hafta sonra resimler de geldi. Gerçekten de ortada somut bir durum vardi. Bunu mutlaka Türk bilim alemine ve kamuoyuna kazandırmak gerekliydi. Şimdi bu makaleyi bir dergiye hazırlama çalışmalarımız bitti. Bir kaç hafta içinde yayınlanmış olacak. Biz bu yazıda makalenin içeriğini ve resimleri vermeye çalışacağız.

Türk halklarının en önemli çalgısı Türk sazının 1500 yıllık en eskisi Moğolistan’da bir mağarada bulundu. Sazın Türk kültürü ve musiki tarihi açısından en önemli yanı sapında runik Türk yazısının olmasıdır. Bu yazıda “Hoş bir ezginin sesleri insanı mest eder” denilmektedir. Bu da Türklerin en eski devirlerden musikiye verdikleri önemi göstermektedir. V. Yuzyıla ait olduğu tahmin edilen sazın günümüzde Kazak, Karakalpak ve Nogay gibi halklarda hala çalınıp söylenen iki telli saz “dombira”ya çok benzemektedir. Moğol arkeologlar bu sazın Moğollara ait olduğunu iddia ederken, biz onun Türk çalgısı olduğunu kanıtladık.

En eski Türk sazının bulunduğu yer: Altay dağlarının Moğolistan sırtında uzanan ve Cargalant-Kayırhan olarak adlandırılan kısmında “Omnohon Aman”, yani “On Vadi” isimli yerde bulunan “Nuhen Had”, yani “Mağara Taş” denilen bir mağarada bulunmuştur. 2008 senesinde ilk defa bu mağarayı N. Dandar isimli bir çoban keşfetmiş ve içindeki boynu eğri sazı bulmuş ve durumdan koy mektebinin öğretmenlerinden C. Enhtor’e haberdar etmişti. Enhtor Ulan Batur’daki Moğolistan İlimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsü bu buluntuyu bildirdi.

Bunun üzerine Ts. Torbat’in başkanlığında bir grup arkeolog 25 Haziran 2008 tarihinde mağaraya geldiler. Mağara taş (GPS) 47º37’433” enlem ve Е 92º27’273” boylamda, deniz seviyesinden 1866 m. yükseklikte bulunmaktadır. Mağaranın 86 x 60 cm boyutlarındaki ağzı yüksektedir. İçeriye 95 cm kayarak girilmektedir. İçerisi tek bir oda gibidir. Odanın tabanı 130 x 280 cm’dir.

Arkeolojik Kazı

Arkeologlar mağaraya girmelerinden önce, mağarayı ilk bulan N. Dandar toprağı kazdığı ve mağara içinin ilk durumunda bazı değişiklikler yaptığı anlaşılmıştır. Dandar 35 cm. çapında ve 15 cm. derinliğinde toprağı kazmıştı. Çıkan toprakları mağaranın kapı tarafına yığmıştı. Mağaranın doğu tarafında duvarı kısmına doğru iki üzengi ve eyerin bir kenarı açıkca görülmekteydi. Duvara dayalı duran sazı ise Dandar yerinden almış ve öğretmen Enhtor’e getirip vermişti. Eyerin altından sadak oklarıyla birlikte bulundu. Kazı çalışmaları sonucunda kafatası sağlam bir insan iskeleti, 20 temren, okun ağaç sapları, enli eyer, iki Türk üzengisi bulundu.

Moğolistan İlimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsü mağaradan çıkarılan insan iskeletine antropolojik incelemeler yaptı. İskeletin paleoantropolojik analiz bulguları şu şekildedir:

Kafatası oldukça iyi korunmuş bir durumdadır. Kafatasının sol tarafının üst kısmı bir zamanlar yara almış, fakat sonradan iyileştiğinin işaretleri kalmıştır. Kafatasındaki yara izi sivri uçlu bir silahla yapılmış gibidir. Ancak, bu ok yarası değildir. Yara izinin boyutları 3,6×2,0 cm’dir. Kafatasının tepesinde ve alın kısmında kafa derisi bulunmaktadır. İskeletin yapısı ve kafatasının eklemleri, dişinin özelliklerinden anlaşıldığına göre, bu 20-25 yaşlarında ve 166, 7 cm boyundaki bir genç erkeğe aittir.

Saz

Mağarada bulunan arkeolojik buluntular içinde bizim en çok ilgimizi çeken şey saz oldu. Bu saz hakkında Kazakistan’da 2008 yılı sekiz gazetede makale yayınlamıştık. 2008 yılında Moğolistan’a gittiğimizde böyle bir sazın bulunduğunu işitince, Mağara Taş’ta kazı çalışmaları yapan arkeolog Ts. Torbat’i ziyaret ettik. Torbet bize sazı gösterdi. Ancak, sazın fotografını çekmemize, çizimlerini yapmamıza izin vermedi. Onun düşüncesine göre, bu Moğolların Deve Kopuzu denilen bir milli çalgısıydi. Biz ise bunun Moğollarla ilgisi olmadığını, bunun Türk halklarına ait bir saz olduğunu ve hatta Kazakların bugün dahi çalıp söyledikleri iki telli “dombira” sazının aynısı olduğunu söyledik.

Ayrıca buluntunun bir Moğol mezarından değil, Türk mezarından çıktığını da ifade ettik. Bunun en büyük delili de sazın sapındaki Türk runik yazısıydi. Bundan dolayı, bu sazın Moğollara ait olduğunu iddia etmenin abesle iştigal olduğuna işaret ettik. Kopuz aletinin yaylı bir çalgı olduğunu ve bu sebeple sapının kalın olması gerektiğini, oysa bunun ince olduğunu ve tellerine parmakla vurularak çalındığını belirttik. Sazın sapının eğriliğine gelince, bunun doğal olduğunu, çünkü herhangi bir sazı bir duvara yaslı olarak belli bir müddet bırakıldığı zaman sapının eğrildiğini söyledik. Çünkü sazın teli vardır. Telden dolayı sap eğrilmektedir.

Biz sazın sapındaki runik yazıyı inceledik. Yazı Türk dilinin uyum kuralına uygun yazılmamıştır. Bu durum ise, bu yazının Türk runik yazı sistemine reform yapılmadan önce yazıldığını bize göstermektedir. Yazı reformunun 552-570 yılları arasında gerçekleştiğini düşünürsek, bu saz bu yıllardan önce yapılmış olmalıdır. Reformdan önce eski Türk bitiglerinin harf ve işaretleri birbirine bitişik şekilde yazılmaktaydı. O dönemde yazının gramer kuralları yapılmamıştı.

Bundan dolayı biz sazdaki yazının V. yüzyıla ait olduğunu düşünüyoruz. Sazda şu yazıyı görmekteyiz.

“župar kuu čore sebit idmis”
Nefis ezgi bizi mutlu eder.

Yazıdan şu sonuçları çıkarabiliriz:

1. Yazı reform öncesine aittir. Çünkü, ses uyumu yoktur.
2. Yazıdaki ezgi manasına gelen “kuu” kelimesi eski Türk metinlerinde “kugu” olarak da geçmektedir. Ortadaki “g” sesi zamanla düşmüştür. V. yüzyılda bu “kuu” olarak söyleniyor olmalıdır. Bugünkü Kazak Türkçesinde hala yaşayan “kuy” kelimesinin telafuzuna benzemektedir. Bu kelime erken Ortaçağ’da Çince metinlerde “ch’u” olarak geçmektedir.
3.čore” kelimesini eski Türk dilleri sözlüklerinde bulamadım. Kazaklar keçileri “sore, sore, sore” diye belirli bir makamla söyleyerek çağırırlar. Demek ki, bu söz makam, musiki manalarına gelmektedir. Bu durum bize bugünkü XXI. yuzyılda bir çok Türk halklarında mevcut “dombira kuy” musikisinin daha V. Yüzyılda gelişimini tamamlamış olduğunu göstermektedir.

Sazın Başı

Sazın başı ceylan (bugi) veya bulanın başına benzemektedir. Günümüzün sazları gibi düz değil. Eski devir geleneklerine göre, hayvan stiliyle süslenmiştir. Türkler İslamiyete girdikten sonra hayvan stili süslemelerini bırakmıştır. Çünkü, Göktanrı dininin tüm alışkanlıklarını terk etmeyince, tam Müslüman olmak mümkün değildi.

Efsane ve 1500 sene önceki saz: Kazaklarda dombira veya sazın nasıl meydana geldiği konusunda birçok efsane mevcuttur. Bunların bazıları B. Saribayev, K. Jubanov, O. Janibekov ve A. Seydimbekov gibi araştırmacıların kitaplarında yer almaktadır. Dombira ve dombira kuyleri / ezgileri konusunda bu araştırmacıların eserlerinden faydalandık.

Akselev Seydimbek’in “Çift Tel Efsanesi” hakkında yazdığına göre;

Çok eski devirlerde bir genç dağlarda geyik avlayarak geçimini temin ediyormuş. Bir gün yüksek dağlarda, bir maral vurdu. Onu aşağıya indirmek için işkembe ve bağırsaklarını boşalttı. Aradan aylar geçtikten sonra, avcı genç dişi maralı vurduğu yere tekrar gelir, burada kulağına vızıltı gibi sesler gelir.

Dikkatle etrafına baktığında, birkaç ay önce vurduğu maralın bağırsaklarının akbaba gibi leş yiyici kuşlar tarafından yenirken, ağaç dallarına takılı kalmış olduğunu gördü. Vızıltı gibi ses dala takılıp kurumuş bir çift bağırsaktan gelmekteydi. Rüzgâr estikçe, dallara gerili bir biçimde takılmış olan bağırsaklardan farklı farklı hoş sesler geliyordu. Avcı gence bağırsaklar dile gelmiş gibi göründü ve daldan bu bir çift kurumuş bağırsağı alıp eve getirdi ve tahtadan yaptığı bir alete takar. Bağırsaklara parmaklarıyla vurdukça ağaç dallarındaki gibi hoş sesler çıkarır. Bu sadece gencin değil, onu dinleyen herkesin hoşuna gider. Onları çeşitli duygulara sürükler. Böylece dombira herkesin sevdiği bir musiki aletine dönüşür.

Günümüzde de bazı yerlerde Kazaklar dombiranin tellerini hala kurutulmuş bağırsaklardan yaparlar. Efsane bizlere bunları anlatırken, bundan 1500 sene önce yapılmış ve Altaylarda bir mağarada günümüze ulaşan yaşlı sazın karnına maralın, geyiğin resimleri yapılmıştır. Hatta sazın sapının ucuna da maral veya geyiğin başı konmuştur. Bu hayret verici bir durumdur. Acaba bu bir rastlantı mıdır, yoksa tarihi hakikat midir? Efsanede geçenleri, bu yaşlı “bilge” saz kendi varlığıyla teyit etmektedir.

Türklerdeki “kuy” kelimesine tekrar dönersek, konar göçer halklarda özellikle Türk-Moğol halklarında ezgi manasındaki “kuy” kelimesi en kutsal ve önemli kelimelerden biridir. Belki bu yüzden Türk-Moğol halklarında “kuy” ve “kök” yani “gök” kelimeleri “Tanrı” kelimesiyle eşanlamlıdır. Başka bir deyişle, “kogu, ku:u, kok” gibi çeşitli kullanımları olan bu kelimeler Göktanrı inancıyla yakından ilgili olduğunu gösteren tarihi ve manevi bulgular mevcuttur.

Türk halklarının kağanlık devirlerinde kağanın altın işlemeli Ak Keçe Evinde her sabah gun kuy, yani ezgi ile karşı alınırdı. Daha açık bir ifadeyle bu bir gelenekten ziyade, Göktanri inancıyla ilgili bir rituel olmalıdır. Kağanlık merkezinde çalınan ezgi / kuyun sayısı bir sene içinde günlerin sayısına uygun olarak 366 idi. Bunu “Tanrı’nın 366 bölüm kuyu” olarak adlandırıyorlardı. Yılbaşı baharda gece ile gündüzün birbirine eşitlendiği (22-23 Mart) günden başlardı ve bu güne “Ulusun ulu günü” denir ve büyük şölenler yapılırdı. Ulusun ulu gününde tüm kağanlığın dilek ve isteklerini Tanrı’ya ulaştıran 9 kuy çalınırdı.

Eski Yunan tarihçilerinden Quintus Curtius Rufus (M.S. I. Yuzyıl) “Büyük İskender’in Tarihi” isimli kitabında Orta Asya konar göçerlerinin Ulus bayramını nasıl kutladığını yazmaktadır. Ulus günü güneş doğmak üzereyken Kağanlık Merkezinin üstüne güneş sembolü olan bayrağın çekildiğini, bir tepeye hepsi kırmızı elbiseler giymiş ve bir yılı sembolize eden 365 delikanlının çıkarak nevruz şölenini başlattığını hayranlıkla yazmaktadır. Buna benzer bir Göktanrı inancını musiki araştırmacısı Abdulkadir Meragi de “Zubdet’ul Edvar” isimli eserinde şöyle ortaya koymaktadir:

Türk-Moğol şarkı ve kuyleri şu şekilde üç kısma ayrılır: musiki aletiyle çalinan bir türü vardır. Onlara “kökler” denir, sesle söylenenlerine “ir” ve “dola” diye isimlendirilir. Eski Türk ülkesinde kuyun sayısı 366’dır. Bir sene içinde kaç gün varsa, o kadar kuy / ezgi olur. Onun her biri her gün hanın önünde çalınır. Bunların içinde en asili ve en büyüğü 9 kuydur”.

Bu tarihi kaynak eski devirlerde bile Türkler arasında saz enstrumanı, ezgi sanatı, onları anlama, hissetme ve saygı duyma benliğinde duyma kültürü bugünkü seviyeden aşağı olmadığını göstermektedir. Bu konuda en son arkeolojik bir kaynak 2008’de Moğolistan’da Bayanhongor bölgesi, Galuut yerleşimi Olonuur ovasında bulunmuştur.

Burada bulunan Türk mabedinin kalıntılarında VII-VIII. Yüzyıllara ait bir yazı bulunmuştur. Taşa kazınmış yazıda “İzgilik Çor sekiz çeşit saz musiki aletine vakıf olduğu için sert taştan yapılmış bir mabet inşa ettik” denilmektedir. Bu durum bize VII-VIII. yüzyıllarda Göktürklerde 8 çeşit saz olduğunu, bu sazları çalıp söyleyene sonsuz mabed inşa ettiklerini göstermektedir. Bu da bir zamanlar eski Türklerin saza, musikiye, saz sanatına ne derecede büyük önem verdiğini bildirmektedir.

Bu sazların V. Asırda yapılmış en eskisi Moğolistan’da bir mağarada bulunarak günümüze ulaşmış bulunmaktadır. Bu, günümüzde çalmalı sazların dünyadaki en eskisidir. Dünyanın bir çok ülkesine yayılmış bulunan yaylı çalgılardan kopuzun X. Yüzyıldan beri kullanılmakta olduğu tahminleri yapılmaktadır. Bu sebeple kopuz yaylı çalgıların atası olarak kabul edilmektedir. Öyleyse çalmalı sazların en eskisi ve atasının da “dombira” olduğunu söyleyebiliriz.

Avrasya’nın iki kıtasında da dombira sazının cok yaygın olduğunu gösteren dil malzemeleri elimizdedir. Türk halklarından Kazaklarda “dombira”, Karakalpak, Nogaylarda “dombira”, Tuvalarda “dambira”, Kırgızlarda “dungir”, Türkmenlerde “tamdira”, Özbeklerde “tambur”, Ruslarda “domra”, Afganlarda “dambura”, Iraklılarda “tunbur”, Moğol kökenli Halkalarda “dombir”, Buryatlarda “dombir”, Kalmuklarda “dungirma” olarak geçmektedir.

Bu durum bize dombira çalgısının Avrasya halkları arasında ne derece çok yaygın olduğuna işaret etmektedir. Sonuç itibarıyla mızraplı Türk sazların atasının dombira olduğunu söyleyebiliriz. Moğolistan’da 2008 yılında bulunan V. Yüzyıla ait Hun sazının dünyadaki en eski Türk sazı olduğunu ve bugünkü Kazaklardaki dombira ile aynı olduğunu söyleyebiliriz.

Biz bu dombirayi esas alarak bir benzerini yaptırmış bulunuyoruz. Sazdaki runik yazı da eski Türklerde musikinin, özellikle kuy, yani ezginin çok önemli bir yere sahip olduğunu göstermektedir. Bu kuy kelimesi de bugün Kazaklarda aynen devam etmektedir. Kazak bestecileri birbirinden güzel bestelerle kuyleri zenginleştirmektedir.

Değerli hocamız Prof. Dr. Karjavbay Sartkojaulina Moğolistan’da bulunan 1500 yıllık sazı Moğol bilim adamlarına Türk sazı veya dombirası olduğunu kanıtlayıp ilim alemine kazandırdığı için ne kadar teşekkür etsek azdır. Sazı Moğol arkeologlar bulmakla birlikte, onun sayesinde haberdar olduk. Böylece sazın tarihini daha da gerilere götürecek somut bir bilgiye ulaşmış bulunuyoruz. Değerli hocamıza sağlıklı uzun ömürler diliyoruz.

Sartkojauli: 1500 Yıllık Saz Hun Dönemine Aittir

Değerli hocamız Prof. Dr. Karjavbay Sartkojauli “Hun Döneminden Günümüze Ulaşan 1500 Yıllık Saz” isimli makalesi ile ilgili Moğol arkeolog ve Batılı Türkologların yazdıklarını karşılaştırdığımız yazıyı okumuş ve bize bu konuda bir cevabı yazı göndermiştir. Sartkojauli makalesinin başında Türkiye Türkçesinde aktarıp çeşitli bilimsel gruplara gönderdiğimiz için bize, konuyla ilgilendikleri için Erciyes Üniversitesinden Erhan Aydın ve Hacettepe Üniversitesinden Bülent Gül’e öncelikle teşekkür ediyor.

Bundan sonra 1500 yıllık saz hakkındaki bilimsel yayınlara değiniyor. Şöyle ki: Mağarada bulunan bu buluntu hakkında ilk bilimsel yazı Ts. Torbat başkanlığındaki Moğol arkeologların tarafından Studia Arhaeological dergisinin 2008 yılındaki VI. Sayısında 274-292 sayfalarında yayınlanmıştır. Makalede kazı çalışmalarının sonuçları ortaya konmuş ve sazın resmiyle birlikte mağarada bulunan insan kafatası, eyer, üzengi, yay, sadak ve okların resimleri yayınlandı. Ancak saz hakkında çok fazla bilgi verilmedi.

İkinci yayın Alman arkeologlarla 2007 Ağustos ayında Ulan Batur’da yapılan uluslararası sempozyumun 2009 yılının ikinci yarısında yayınlanan bildiriler kitabında yer aldı. Tsagaan Torbat, Dunburee Batsukh, Jan Bemmann, Thomas O. Hollmann ve Peter Zieme tarafından ortaklaşa yazılan makale: A ROCK TOMB OF THE ANCIENT TURKIC PERIOD IN THE ZHARGALANT KHAIRKHAN MOUNTAINS, KHOVD AIMAG, WITH THE OLDEST PRESERVED HORSEHEAD FIDDLE IN MONGOLIA – A PRELIMINARY REPORT ismini taşımaktadır.

Bu yazıda sazın özellikleri tam olarak ortaya konmamakla birlikte, makale yazarları hiçbir bilimsel kanıt ileri sürmeden bunun Moğollarin “Morin Chuur” yani At Kopuz çalgısı olduğunu yazmışlardır. Bizim konuyla ilgili vardığımız sonuçlar şunlardır:

1. Morin Chuur (At Kopuz) nasıl bir çalgıdır?
Karnı büyük ve dört köşedir. Boynu kısa ve kalındır. Teli atın kuyruğundan yapılır. Sapında perde olmaz. Keman gibi sürtülerek çalınan bir çalgıdır.

2. Mağaradan bulunan saz ise boynu incedir, üstünde perdeler vardır. Bu çalgı sürtülerek değil, parmakla dokunarak çalınan bir çalgıdır. O yüzden bu bir kopuz değildir.

3. Mağaradan bulunan eyer, üzengi, sadak, ok ve yay gibi buluntuların Türklere ait olduğunu yukarıda bahsettigimiz makale yazarları ve arkeologları kabul etmektedirler.

Hatta bulunan eyer ve üzengilerin bugünkü Kazakların kullandıkları eyer ve üzengilerden hiçbir farkı olmadığı görülmektedir. O zaman mağaradaki tüm eşyaların Türklere ait olduğunu söyleyebiliriz. Öyleyse, niçin bunların arasındaki saz Moğollara ait oluyor? Üstelik sazın sap kısmındaki eski Türk yazısı olduğunu da unutmamak lazımdır.

4. Şimdi sazın sapındaki yazının bir analizini yapalım: Berlinli ünlü bilim adamı Peter Zieme bu yazıya okuma denemesi yapmıştır. Ancak bazı harfleri görememiştir. Zieme 12 harfi doğru tanımlamıştır.

Oysa Sazın sapında, 16 işaret ve bir adet iki nokta vardır. Zieme bu işaretleri eksik olarak 16 yerine 12 harf olarak görmüştür. Zieme 1, 2, 6, 7, 8, 9, 10, 12, 13, 14, 15 ve 16 numaralı işaret veya harfleri doğru tanımlamıştır. Fakat kalan 3, 4, 5 ve 11 numaları harfleri ise görememiş ve yok saymıştır. 12. harfi ise dört köşe içinde nokta olarak görmüş ve “-nt” olarak okumuştur. Bu yüzden metni yanlış okumuştur.

Bize göre bu metin “župar kuu čore sebit idmis” olarak okunmalıdır. Onun da bugünkü manası: Hoş ezgi bizi mest eder. Metnin bu şekildeki okunuşu üzerinde Peter Zieme ile Kasım ayının sonunda ve Aralık ayının başında İstanbul’da “Ötüken’den İstanbul’a Türkçenin 1290 Yılı” sempozyumu için bulunduğu sırada görüş alış verişinde bulunduk. Durumu kendisine izah ettik.

5. Sazdaki metinde 1 numara ile gösterdiğimiz harf kullanılmıştır. Reformdan sonra (552-570) metinlerde bu harf sadece ince sesli ünlülerde kullanılmıştır. Reformdan önce veya eski Türk bitig (runik yazı) grameri oluşturulmadan önceki dönemde, kalın ve ince sesli kelimelerde kullanılan işaretler bu metinde olduğu gibi ince ve kalın ayrımı yapılmaksızın kullanılmaktaydı. Bu özelliği sazdaki metinde de görmekteyiz.

İşte bu yüzden biz yukarıda bahsettiğimiz logogram harfteki gramer özelliklerine dayanarak bu sazın V. yüzyıla ait olduğu yorumunda bulunuyoruz. 6. Sazdaki metinle ilgili yaptığımız transkripsiyon ve çeviri konusunda kendimize güvenimiz tamdır. Metindeki “kuu” kelimesi bizi çok heyecanlandırdı. Çünkü Kazak Türkçesinde “kuy” kelimesi sadece dombira ile çalınan ezgiler için kullanılır.

Demek ki, V. Yüzyila ait kuy kelimesi hala kullanımdadır. Kaybolup gitmemiştir. Kuy ile Kazaklar huzur bulur, kuy ile Kazaklar heyecanlanır, kuy ile Kazaklar hüzünlenir, kuy ile Kazaklar derdini unutur. Öyleyse hoş ezgileriyle insanı mest eden çalgı “dombira“dan başka ne olabilir ki?

Değerli Hocamız Prof. Dr. Karjavbay Sartkojaoglunun görüşleri bunlardır. Kendisine bizleri aydınlattığı için çok teşekkur ediyoruz. Demek ki, bu saz Göktürk dönemine değil, Hun dönemine aittir. Şimdilik son söz bu şekildedir.

Doç. Dr. Abdulvahap Kara


Yorum yap!